11 Aralık 2013 Çarşamba

İçime yazdığımı her yere yazmak istiyorum: "Babam, hoşgeldin. Evine hoş geldiğini bilse de, bunu duymayı sever diye, "beceriksizce" o komik süslerle süsledim kapıları. Bu akşam, "Babacım,senin hazırladığın kahvaltıları çok özledim," yazdım."

Umudumuzun çok olduğu zamanlar azdı. Heyecanım bundan. Evimize hoş geldin babacım.Umudumuz çok ama ben hala korkuyorum. Seni çok seviyorum.

29 Ekim 2013 Salı

Bulantı

Bugün sekiz yaşında bir çocuk öldü. Öldürüldü. Bizim semtteki konser devam etti. Ben odamda oturmaya devam ettim. Yarın işe dönüş günü ama bira açtım, içiyorum. Devam ediyorum. Annem ve teyzemle, dışarı çıktık. Teyzem yeni emekli oldu, Almanya'dan. Hasret kalmış memleketine, haziran sonrası, bir bayram nasıl geçer'e. Dışarı çıktık, tek tek geçtik arasından bölünmüşlüklerin. Bir yanda CHPliler... bir yanda MHPliler.. AKPliler yoktu ortada, malum bizim semtteydik. Teyzem, annem gibi emekli Cumhuriyet öğretmeni.. hayatı Almanya'da geçmiş olsa da.. Bayrak sevdalıları ikisi de. Bayrak "dağıtan" insanlardan, ellerine sığacak kadar bayrak aldılar... Ellerine sığmayanlar için de bana "Sen de alsana," dediler. Almadım ben. Annem, kafası çalışan kadındır: "Neden almıyorsun?" diye sordu. Üsteledi: "Soruyorum ama al diye değil, sadece bilmek istiyorum nedenini." "Elimde bayrak olsun istemiyorum,"dedim. Teyzem, torunlarını işaret ederek vurgu yaptı: "Ben de onlar için alıyorum, çok hoşlarına gidiyor." 
Fener alayı denen şeyden kurmuşlar, MHPliler. Yolu kapamışlar. Orada durduk. Bir dakika saygı duruşu. Durduk; yol kapanmıştı. İstiklal Marşı ve andımız.. Teyzem-gülümseyerek-okudu marşı. Hasret kaldığı bir şeyi yapıyordu. Andımız başladığında, biz yolumuzu değiştirmiş yürüyorduk. Annem, "Çocuklar anlamını da bilmeden papağan gibi tekrar ediyorlardı 'bunu', "dedi gene. "Soğuktan titrerken çocuklar içim acırdı."
Her şey bir kez daha saçma ve her şey bir kez daha şımarıkça. Annem ve teyzem, yaşadığımız kötü günlerin acısını, bayramla azaltmaya çalışıyordu. Çaresizlik... Ben azalmayacağını biliyordum.
Akşamın sonrasında, babam rahatsızlandı. Annem ve teyzem, babamı yakındaki bir kliniğe götürdü. Muhtemelen şeker yüzünden yaşadığı bir mide spazmı. Tanı henüz konulamadı; rahatlatıcı bir iğne ile eve yollandı. Ama babam rahatlamadı. Ben onlarla gitmedim, saçımı boyamıştı annem. Onlar klinikteyken saçımı yıkadım. Onlar klinikten döndüğünde ise babama masaj yaptım. Bir bebek gibi gaz çıkarsın diye bacaklarını havalandırıp indirdim... havalandırıp indirdim. Sıcak su torbası da koyduk. Bekliyoruz. Ben bira içiyorum. Çok içmedim; henüz ikincisindeyim ama üçüncüye niyetim var. Midem bulansın istiyorum. Bugün ruhum bulandı madem, midem de bulansın da fiziken hissedeyim "bulantıyı". 

Bugün sekiz yaşında bir çocuk katledildi. Behzat.. Her şey devam etti, memleket de aile de devam etti kendi seyrine. Ben ve bensizlik.Annem, teyzem ve dedem. Ve Suzi. Ve babacığım.. Ve Behzat. Bulantı.

13 Temmuz 2013 Cumartesi

BİZİM ÇOCUKLAR..


Ölmekte olan insanın teni ılık oluyor. Dokununca içinde "can" var diyorsun, sevinir gibi oluyorsun. Ama sıcak değil.. düşüncesi o anlarda gel-git şeklinde dolanıyor nereden hissediyorsan kendini kendin gibi. Ölümün soğuk olduğu ise çok doğru. Avunduğunuz o ılıklıktan, soğuğa vurduğunda sevdiğiniz insanın teni, yaşam "gerçekten de" duruyor ama siz bunu o an anlamıyorsunuz. Bencil desem değil ama ona benzer bir "rahatlama" ile siz-bu kez- bedeninizi bırakıyorsunuz mateme. Ama o an, bunun matem olduğunu da anlamıyorsunuz. Ölüm, anlaşılamıyor. Uzun zaman geçiyor, anlıyor gibi oluyorsunuz ama anlamamazlıktan gelmek diye bir şey de var ya hani ona sığınıyorsunuz. Sevdiğiniz gitmiş, kendi isteğiyle değil, örneğin... Örnek de kurtarmıyor. Örnek olası onca insan varsa da olmuyor, kurtarmıyor. 
Anne ya da baba, oğullarının baş ucunda oğullarının elini tutup, "Diren.." diye dua etmiştir belki.. etmemiştir belki.. Gücü yoktur duaya.. inancı yoktur duaya. Dua, dünyevi değildir, ölüm öyledir.. midir? Etmiştir.. belki de. Gene de, her neyse de kurtarmamıştır.
O ılık ten, ölüm ve soğuğun, yaşam ve sıcağın arasında kalış. Ben en çok buna ağladım. İçinde hala "can" olanlar, neden .... Onlarca gün "direndi  de".. böyle oldu diye. Anında öleydiler ya canlarına kastedenlerin isteği şekilde. Ama ölmeye de "direndiler" besbelli.
Annelerin, babaların, kardeşlerin, dostların, tanışların.. İçinde bu ılık ılık ılık ılık akan acının tüm sahiplerinin düşüncesi bu olsun. Günlerce, "ayca" acı çekmediler de "direndiler" diyelim. Biri bilincinin peşinde biri kalbinin.. deli ve kanlıca.. Sıcacık.. Ilık.. soğuk (!) .. hayır, değil. Sıcacık. Kay-kayının üstünde biri, " Havadayım şahitlerim var.." diyor ya hani, işte öyle. Ali gibi. 
"Sanki birilerinin içindeki tüm vicdan tek bir anda çekilmiş.. başka birilerinin içine "fazlasıyla" enjekte edilmiş gibi.. Kalp tutuşmuş bu sebepten.. cayır..
cayır.."
Ali, Medeni, Mehmet, Abdullah ve Ethem.
Sonra bir de Mustafa, karşı yakadan hani. Can..
Ve başka çocuklar başka yataklarda.. sırayı bozsunlar diye umut ettiklerimiz.


* Bildiğim  kadarıyla Oğuz Demir çizmiş.. Ağacı ve düşen yapraklarını..



19 Mayıs 2013 Pazar

Çünkü "sözsüz" kaldım. Hissetmiyorum. Yazmaya ihanet edecekmişim gibi geliyor, yazarsam.

22 Nisan 2013 Pazartesi

Bomonti

Bir yere uğradık, sonra en son bir aradayken, en son mutlu olduğumuz yere doğru yürümeye başladık. "Bizden başka kimse sevmiyor orayı," dedi. "Benim arkadaşlarımın hepsi seviyor ama, "dedim. Benim arkadaşlarım.. Biri de O'ydu. O'nun arkadaşlarından biri de bendim. Dost ve arkadaş ayrımı yapardık eskiden. Şimdi hiç gerek yok. Arkadaş kelimesi yeterince karşılığını veriyor aramızdakinin. Azaldıkça insanlar, farklı nedenlerle-azalttık ya da kendileri azaldılar gittikleri için- karşı karşıya çarpışması gereken yakınlığı anlatan iki farklı tanım da kalmadı. Ya da uzaklığı demeliyim. Her yakınlık, uzaklığı, her uzaklık da yakınlığı tanımlar..
Üç kişi olduğumuz zamanı konuştuk. Belki şimdi olduğundan daha çok sorunumuz vardı ama neşeliydik.. dedik. "Mutluyum ama neşem kalmadı," dedim ben. İnsan mutluyum diyorsa, neşeli de olmalıdır sanki.. ama yok olamayabilir. Her zaman da değil bunun yoksunluğu.. bazen an an neşe geliyor.. ve gidiyor. Üzerine söz söyletmiyor bu an an.. an an.. an an.. gelişler. Şikayet etmeye olanak tanımıyor beklenmedik anlarda gelen neşe kırıntıları.
ORAYA gittik. Çatıların üstündeydik gene. Pazara özgün  sakin kalabalığın tadını çıkarabilirdik; arada kendimize kendimizi unutturabilirdik ama olamadı. Kanatlarımız olsa bu akşam gene uçamazdık. Birimizin canı fena halde çekilmişti içinden. Bir gün öncesinde, geçmişini kaybetmişti. Geçmişi, bir başkasının geleceği olmaya karar vermişti. Düğün dernek kurup basıp gitmişti.  İnsan, geçmişini kaybedince canı içinden çekilir. 

13 Nisan 2013 Cumartesi

Kendimce..

Bir şeyler yazmam gerek bugün ki her yaşadığım gibi "içime" yazılmasın bugünün ağırlığı. Bugün anılarımızın temelini atan bir insan uğurlandı. Bana, dostlarımla yaşadığım en "genç" anıların mekanını sağlayan insan uğurlandı. Ah keşke daha güzel anlatabilsem.. daha özel şeyler söyleyebilsem. Olmuyor olmasına ama iyi ki Köprüaltı Çocukları olmuşuz biz bir zamanlar. 15 Mayıs 1992 gibi bir tarihi, hiçbir şeyi aklında tutamayan ben, hatırlıyorum hala. Köprümüz yanmıştı; mekanımız kül olmuştu.Bundan sonra, neler olmuştu'yu anlatmayacağım. Bizi biz yapanlar.. orda başladı.. Taksim'de devam etti. Dahası var mı yok. Hayatımdaki Bisikletli Çocuk'a orada rastladım ben. S.'yi orada tanıdım; B.'yi orada tanıdım. Sürtslerle her ilki yaşadım. İlk biramı orada içtim. İkinci birayı orada içtim. Daha fazla birayı da orada içtim. Daha dahasına izin vermemeyi de orada öğrendim. Çok güzel müzikler dinledim. Ve hala onları dinleyebiliyorum yalnızca:) Yaşamı başka türlü ama değerini vererek yaşamayı da orada öğrendim. Bisikletli Çocuk'u unutmamayı da orada öğrendim. Bisikletli Çocuk'la ıssız bir Beşiktaş sabahında karşılaşıp, O'na "Merhaba", dememeyi de orada öğrendim. Ben biliyordum, daha başka zamanlarda "yeniden" birbirimizle karşılaşacağımızı, bunu bilmeyi de orada öğrendim, evet. Karşılaşıp, "Merhaba"nın ötesine geçeceğimizi, sarılıp kalplerimize, hayatımızın kalan kısmını birlikte geçireceğimizi... de öğrendim. İyi öğrenmişim, iyi şeyler öğrenmişim, bugün uğurlanan o insanın mekanında.Başka başka güzel sözler vardır söyleyebileceğim ama benden bu kadar. Olduğum gibi olduğumca yazabildim. Nurlar yağsın üzerine. Zizania'nın dediği gibi "geçmişten geçemedim" ben de bugün. Kendimce geçtim, belki de.. kendimce. Bisikletli Çocuk'la beni yan yana gördüğünde gene.. birkaç yıl önce...  şaşırmıştın aslında, değil mi? Ama onca insanın anısını taşıdın sen, çok da şaşırmış olamazsın, değil mi Abi... Kendimce veda ettim sana.. denedim Zeki Abi.. 

"Senin o çocukla ne işin var?"diye kulağımı çekmiştin bir akşam.. Ben, O Bisikletli Çocuk'u hala seviyorum, Abi:):) 

3 Mart 2013 Pazar

Momo

İstesem gözlerim uykuya kapanıverir şimdi. Çok yorgun bir beyne karşı, gencecik bir kalp bedenimde güm güm atıyor- kapışıyor beyinle. Kalbim, geceyi yaşamak istiyor. Beden her ikisine de sahip olmanın rahatlığıyla, tarafsız kalıyor. Beyin yorgun; kalakalmış, meydanı kalbe bırakıyor belli ki. Kalp, zaferini nasıl kutlayacak bu gece peki? Bence, kendi gümbürtüsünden o da yorgun düşecek-ki kapışmanın keyfini de yitirecek az zaman sonra. Kalbe ödül olarak, onu müzikle şenlendireyim dedim ama bu saatte hüzünlü şarkılar hakim radyolara. Benim işime geldi; kalp yatışsın istiyordum malum. Yatıştı yatışacak ve sonra gözlerim uykuya kapanacak. Uzun saatler ve günler boyunca uykuda olacağım. Makine kapanacak. Hangi sesiyle doğanın? Çat desem, çıt desem, pat desem? Hangisi? Ben bilmeyeceğim. Doğanın sesi nasıldır? Çat? Çıt? Pat? Değildir hiçbiri, değil!.
Bir yerinde kopacak bedenim zamandan. Zaman uykudayken durmaz durmasına ama ben durur sanırım. Alarmı çalana dek telefonumun, zaman durur.
Tatil oldu çocuklara; memleketlerine gittiler. Zaman dondu kaldı şimdi. Bir hafta sonra yeniden başlayacak. Gözlerimi açacağım. Kendi yaşamımdan, onların yaşamına, ya da kendi zamanımdan onların zamanına mı?
Momo'yu okuyorum ben. Son zamanlarda, Suzi'nin kütüphanesine dadandım. Zamanı düşünmem bundan mı yoksa zamanla sorunlu olmamdan mı bilmiyorum ama sevdim Momo'yu. Her sevilen kitapta yaşanan, yaşanıyor şimdi içimde.. Bitmesin. Bitince unutuyorum ben. Tersi olsun isterdim ama olmuyor. Hafızam, zamandan güçsüz. Herkesinki gibi hafızam.

Momo.. adı kalır ama sanırım. Bir de benzerliği Zizania'ya.


22 Şubat 2013 Cuma

Mehtap

Telefonum çalınca açtım. Ben uzaklardan arıyorum demese de diğer uçtaki kişi, uzak sesini alıyordum. Adı Mehtap'mış ve canı sıkılmış, gelişi güzel bir numara çevirmiş ve ben çıkmışım. "Siz neredensiniiiiiiizzzz..." diyordu ki, ben "Sesiniz gelmiyoorrrrr," dedim. Kapattım; bitirdim konuşmayı.Eski ben bunu yapmazdı. Eski ben gene bunu yazardı ama daha çok yazardı çünkü "dahası"nı oldururdu-olmayacaksa da. Sesi çok az geliyordu ve ben de çabalamadım. Çabalamak lazım da değildi ki aramadı yeniden Mehtap:)
Bu akşam Suriye'li çok eski bir dostumla konuştum.
Acı ordaydı. Bu bilineni.. aramızda geçenin.
Konuşma, sonlandı ama bu kez karşılıklı sonuna gelindi ve bitirildi. ."Mutlu olmayı öğrendik. Ama eskiden mutlu olduğumuzu 'yalnızca' hissediyorduk," dedim. Öğrenilmiş mutluluklar.. Risksiz ve garantili olanlar. Hissettiklerimizde acı "ihtimal' dahilindeydi ama ve o yüzden başkaydı o mutlu anlar. Ben gene de öğrendiğime meylediyorum. Ne acı. Mehtap.. Ne acı, değil mi Mehtap.... Acı macı değil, biliyorum Mehtap. Gelişi güzeldi araman, Mehtap.Sen aradın, ben kapadım. Sen yeniden aramadın ve ben de şaşırmadım.
Sağ ayağım fena ağrıyor. Beden öne geçiyor: Beden: Sonsuz;Ruh: 0:)
Mehtap: Merhaba.. Benim canım çok sıkıldı. Sizi aradım. Ben, Mehtap.

26 Ocak 2013 Cumartesi

Müdahale

Müdahale etmediğimde nasıl bir yaşam sürüyorum? Bensizken, benim hayatım nereye nasıl akıyor? İzlenimci, gözlemciyken ben, ne oluyor ve ne olmuyor? Bu soruların yanıtları bazen şaşırtıcı/ hoşa giden, bazen de kırıcı. Komşu evleri gözetleyen biri gibiyim kendi yaşamımda. Küçükçekmece-Sirkeci hattında gidip geldiğim tren yolculuklarında, en çok hoşlandığım, raylar boyunca uzanan ev-içleri idi. Ev-içleri boyunca uzanan yaşamlar; insanlı-insansız yaşamlar. Gözüme takılan duvarda asılı bir resim ya da saat.. Biri uzun zamandır sabit, diğeri tik-tak. Benim elimde ya da ağzımda gevrek gevrek simit. Kim kimdir ve ne zamandır o evdedir? Gördüğüm bu mutsuz suratlı kadın belki çok mutludur. Ya da çok değil ama mutlu. Şu gülen adam ise mutsuzdur ya da  çok mutsuz. Ve bir çocuk, iki çocuk, sayısız çocuk.. Oyun oynadıkları sürece bu soruların içinde yer almayacaklar.. Almasınlar. Göründükleri gibiler, densin onlar için. Müdahale edilmesin. Şaşırtıcı/hoşa giden. "Bazen kırıcı," olmasın. Yokuş olsun bir tane, ondan aşağı yuvarlasınlar bir topu. Top... top.. top..topi top:) Sabit olmasın; hep tik tak. Tik tak tik tak. Ve düzen kendi içinde -en azından- bozulsun: Tak-tik.. Tak ve tik. Düzen her şekilde bozulsun: Ne tak ne tik. Ne tik ne tak.Tak-tik'liksizlik.

12 Ocak 2013 Cumartesi

Çıktık.

Demir parmaklıklı kapıya geldik. Kar tipiye dönmüştü ama biz mutluyduk. Annem, ben ve Suzi. Ya da şöyle: Bir anne, bir anne daha/ bir yavru ve bir yavru daha. Yavru kedi. Kapıdaydık. Randevuya henüz yarım saat vardı. Ama biz erkenciydik. Suzi'ye babasıyla olan aşkımızı anlatmadım ama yalnızca mekan aynı mekan olduğu için, parmağımla işaret ettim: İşte arada görünen şu binada yaşıyordu baban, dedim. O sırada miyav miyav çıkageldi kedi. Miyavladı miyavladı. Demir parmaklıklı kapıya sürtündü. Suzi'ye: "Bak kan çekiyor. Hemcinsini tanıdı. Sen varsın diye geldi. Kedisin diyorum sana. Ben bir kedi doğurdum evet!" 
Suzi çok güldü. Ama hiçbirimiz... ne anne 1, ne anne 2 ne de yavru 1 ya da 2.. böyle bir şey yaşayacağımızı  tahmin etmiştik.
"Beni, burada mı ...?" diye özetlediği bir soru sordu yavru kedim. "Hayır,"dedim. "Ama ilk burada başlamıştı aşkımız." Aşkımız demem, Suzi'yi mutlu ediyor. Öyle dedim. Öyleydi de zaten. Her çocuk, aşk çocuğu olduğunu bilmek ister. Keşke her dünyaya gelen çocuk.... aşkla doğsa.
Zaman gerçekten çok tuhaf bir şey. Ölmediğiniz sürece ve "ölmediğiniz süreye" denk gelen ölenlerinizin olduğu sürece zaman çok tuhaf. Zaman ve mekan arasında bir bağ var. O bağ ancak öldüğünüzde "tuhaf" niteliğinden arınıyor. Bir zamanlar bu yazıdaki mekanda ben vardım ve Suzi'nin babası ve benim sevdiğim adam.. Ama zaman geçmişti.. o mekana yeniden gittiğimizde, ne ben vardım ne Suzi'nin babası ne de benim sevdiğim adam. Ölmüştü çünkü. Ama o pencere vardı gene. Odasının penceresi. Bakmadım bu kez. Zaten kafamı kaldırıp bakmam yetmiyordu. Biraz yürümem lazımdı. Yürümedim. Zaman geçmişti çünkü bu kez geçmesine izin vermiştim. Mekan kalmıştı. Yalnızca mekan.
Demir parmaklı kapıda biz vardık ve o kedi. Sürtünüyordu. Miyavlıyordu. Sanki o yıllarda da öyle bir kedi vardı konsolosluğun bahçesinde. Bilmiyorum. Hatırlamıyorum.
Girdik ve çıktık.
Miyavlamadı kedi biz çıkarken. Çıktık... "Tuhaf" dediğim aslında acı sanırım.
Acının yerine "direnç" koyunca yaşanabiliyor.

8 Ocak 2013 Salı

Harman

Balkon kapısı ağır ağır açıldı. Elinde plastik bir kap vardı. Balkonun hemen altında uzanan alt katın çatısına doğru yürüdü. Boyu ne kadar yetiyorsa uzanmaya, o kadar uzandı. Kabı, karla doldurdu ve yeniden sıcak olduğunu tahmin ettiğim odaya geri döndü. Pencerenin perdesi çekildi ve ben o odanın dışında kaldım.Biraz sonra balkon kapısı bir kez daha açıldı. Bu kez iki plastik kapla çıkageldi. İlk gelişinden farklı bir geliş olduğunu söyleyen boynundaki atkıydı. "Boynu üşümüş küçük insan, soğuğa rağmen çocuk olmak, çocuk kalmak inadındaydı. "
Kardeşi ya yoktu ya da henüz çok küçüktü. Belki de çok büyüktü de evde olmak yerine arkadaşlarıyla bir kafede oturuyordu o an. Yalnız başına çocuk olması lazımdı bugün boynu üşümüş küçük insanın. 
İki kabı aynı çatının üstünde karın içine içine sürdü. İzliyordum. Ne kadar kaldıysa hayata dair ilgim, o denli bir merakla... ki dikkatimi dağıtacak bir ses geldi arkamdan. Gereksiz bir ses. Savuşturdum sesin kaynağını ve yeniden döndüm baktığım yöne.İşlem tamamlanmıştı belli ki, balkon boşalmıştı. Yalnızca kapların izleri kalmıştı çatıda.. ve birazdan minik kar tümseklerine derinlemesine açılan o izler, yeni düşen taneciklerle dolacaklar ve silineceklerdi.
Karşı balkonun penceresi.. 
Bir iki dakika sonra yeniden hareketlendi. Boynundan başka yerleri de üşümüştü küçük insanın. Dışarı çıkmadı. Başını dayadı pencereye, izlemeye koyuldu benim gibi karşı binayı. Ve karşılaştı iki izleyen. 
El sallıyordu.
El sallandı ama dil de çıkarılacaktı; nanik de yapılacaktı. Bunlar da yapıldı karşılıklı.O yaptı, ben yaptım. O yaptı, ben yaptım.
Yorulmadı ama bizim "çocuk". Balkona çıktı. Kar toplarını hazırladı. Asla ulaşamayacakları noktaya bir bir fırlattı: Karşı binanın üçüncü katına; bana. Pes etmedi. Yeniden.. yeniden fırlattı. 
"Çocuk", pes etmez, hayal kurmaya devam eder. Hayal kurmanın anlık keyfi, hedefi tutturmaktan değerlidir.
Hedefi tutturmak derdinde olmayınca, çocuk kalma inadında mı oluyoruz ki biz? Soru ile biten yazıları sevmiyorum.El sallayarak, dil çıkarak ve nanik yaparak bitsin. 
Çocuk kalmaya inat ettiğimin inancı değilse de hayali dolsun kar kokan geceme. Çocukluk kokusuyla harmanlansın kar kokusu. 

5 Ocak 2013 Cumartesi

Kocaman bir gemiye aşık bir kayık...

"Koca okyanusta bir kayık gibiydim! Kocaman bir gemiye aşık bir kayık!" *
Dün akşam kalabalıktan kaçıp kalabalığa sığındık. Midyeleri yerken, "Haydi durmayın siz de yiyin," deyişin ne güzeldi. Ben olsam ben de aşık olurdum sana; heyecanlı küçük bir serçesin sen. Heyecanın sana can katsın serçecik.Kalbin daima başka başka ritmlerle atsın da sıkılmayasın. Dün akşamın ertesinde, pencerem gene açık. Kar gelecek dediler, henüz gelmedi. Işıkları yanıyor hala evlerin; birkaç saate tek tek sönecekler. Dün gece yürürken bildiğimiz o caddede, kanımız yanıyordu, yaşıyorduk besbelli; damarlarımızda minik minik ateş topları bizi bize haykırıyordu ama tatlı-sertti sesi. Bu sabah uyandığımda, aklımda sen vardın. Endişeden uzak bir iyi dilek mırıldandı dudaklarım. Başımda hafif bir ağrı bırakmıştı akşamdan sabaha uzanan saatler. Günüm güzel geçti. Yorgundum ama dünün iziydi yorgunluk. İzler silinip gidecek diye diye başımı bir kez daha yastığıma koydum... salonda.
En son ne zaman aşık bir insan gördüm? Hatıramda en çok yer eden, ablamdı sanırım. Aynanın karşısında-örülmüş saçıyla- kendine gülümsüyordu. Benim evimdeydik ve ablamın dünya umrunda değildi. Kızarak ama gene de severek bakmıştım ablama.
Bugün buna benzer bir duyguyu ben yaşadım. Ablamınkinden farkı, aşkı yaşayan ben değildim.Heyecanlı küçük bir serçenin neşeli kanat çırpışı.. uyuttu.. uyandırdı.. uyuttu.. uyandırdı beni. Yüzüme kondurulan sıcacık bir öpücük... öpüş gibi kondu "içime" serçenin neşesi. Öpsün dedim, bıraktım kendimi.. Öpsün..

*Suzan İda'nın yazdığı bir oyundan alıntı. Suzan İda... benim kedim.. O kediyi ben doğurdum. Ben yalnızca kedi doğurabiliyorum... sen bir kedisin Suzi:) diyorum uyumadan hemen önce. Sarılıyoruz. Yumak yumak.

Yaşayanı ben değildim bu aşkın ama öresim geldi -gene de- epey uzamış saçımı.

Öyleyse bir kez daha: Koca okyanusta bir kayık gibiydim!
                                 Kocaman bir gemiye aşık bir kayık!