Biraz dağınığız bu akşam. Önce noktasızlıktan, sonra virgülsüzlükten ve hep önemsenmeyen noktalı virgülsüzlükten. Bu yazı böyle gider demek için çok erken. Bu akşam üstü metroda gördüğüm yeşili çok seven o kadını da "ben" sevdim. Boyutları küçük o kitabını elinde tutarak okumakta öyle ısrar etti ki, hayran olmamak olanaksızdı. Ben birkaç istasyon sonra inecek olduğumu bildiğimden sonrasında ne olacağını göremeyeceğimi de kabullenmiştim. Çok özel bir kadın mıydı ki? Şimdi yazısının yazıldığından habersiz ama bilse ama -bence- azalan mutluluklardan birini yaşardı. Uyumlu giyinen kadınlara hayranlığım pek yoktur. Kendini çok önemseyen insanları kendime yakın hissedemediğimden bu. Kadın olmasından değil. Simsiyah saçı vardı, yemyeşil giyinmişti ama gözü rahatsız etmeyen bir tonu vardı giydiklerinin. Gözlerindeki far da yeşildi. Ben böyle giyinebilirdim dememi önleyecek tek detay montuydu. Beyaz üzerine yeşil desenli bir monttu. Desenlere inemedim. Yüzüne odaklandım kadının. Metroda ayakta durmakta zorlansa da kitap okuyan insanlara çok sık denk geliyorum. Ya da onlar benim "bakan" gözlerime. Ben metroya binerim ve gideceğim yere giderim. Elimde kitap olmamasının iki nedeni olabilir: Ya hep çok kısa mesafelidir yolculuğum ya da o kısa yolculuğa sığdıramam elimde olma ihtimali olan kitabımı. (1 senedir yalnızca 1 kitap okudum ama adını anımsamıyorum. Hayat uzun zamandır dondu sanıyorum ama aslında bahsettiğim zaman "1den" ibaret. Serviste ışıklar açık kalsın da okuyayım anlarından, ışıklar kapalı olsun da uyuyayım dediğim bir "1" bu. Kitap, müzik ve film. Bende yoklar onca o "1"dir.) Artık bu yazı böyle gider demek için erken değil. Tam zamanı. Tam zamanı olmasaydı, "yeşil kadın" da azalan mutluluklarını değil çoğalanları yaşıyor olurdu. Siyah saçı vardı ve bahsetmediğim çok güzel siyah gözleri. Yeşille bir alıp veremediği vardıysa da ben tanık olmadım. Çok kısa gördüm. Yeşille siyahı açmaya çalışıyordu .. Hatası montundaydı. Hata? Neyin hatası acaba. Bakanın.. mı ki..
25 Ocak 2014 Cumartesi
11 Aralık 2013 Çarşamba
İçime yazdığımı her yere yazmak istiyorum: "Babam, hoşgeldin. Evine hoş geldiğini bilse de, bunu duymayı sever diye, "beceriksizce" o komik süslerle süsledim kapıları. Bu akşam, "Babacım,senin hazırladığın kahvaltıları çok özledim," yazdım."
Umudumuzun çok olduğu zamanlar azdı. Heyecanım bundan. Evimize hoş geldin babacım.Umudumuz çok ama ben hala korkuyorum. Seni çok seviyorum.
Umudumuzun çok olduğu zamanlar azdı. Heyecanım bundan. Evimize hoş geldin babacım.Umudumuz çok ama ben hala korkuyorum. Seni çok seviyorum.
29 Ekim 2013 Salı
Bulantı
Bugün sekiz yaşında bir çocuk öldü. Öldürüldü. Bizim semtteki konser devam etti. Ben odamda oturmaya devam ettim. Yarın işe dönüş günü ama bira açtım, içiyorum. Devam ediyorum. Annem ve teyzemle, dışarı çıktık. Teyzem yeni emekli oldu, Almanya'dan. Hasret kalmış memleketine, haziran sonrası, bir bayram nasıl geçer'e. Dışarı çıktık, tek tek geçtik arasından bölünmüşlüklerin. Bir yanda CHPliler... bir yanda MHPliler.. AKPliler yoktu ortada, malum bizim semtteydik. Teyzem, annem gibi emekli Cumhuriyet öğretmeni.. hayatı Almanya'da geçmiş olsa da.. Bayrak sevdalıları ikisi de. Bayrak "dağıtan" insanlardan, ellerine sığacak kadar bayrak aldılar... Ellerine sığmayanlar için de bana "Sen de alsana," dediler. Almadım ben. Annem, kafası çalışan kadındır: "Neden almıyorsun?" diye sordu. Üsteledi: "Soruyorum ama al diye değil, sadece bilmek istiyorum nedenini." "Elimde bayrak olsun istemiyorum,"dedim. Teyzem, torunlarını işaret ederek vurgu yaptı: "Ben de onlar için alıyorum, çok hoşlarına gidiyor."
Fener alayı denen şeyden kurmuşlar, MHPliler. Yolu kapamışlar. Orada durduk. Bir dakika saygı duruşu. Durduk; yol kapanmıştı. İstiklal Marşı ve andımız.. Teyzem-gülümseyerek-okudu marşı. Hasret kaldığı bir şeyi yapıyordu. Andımız başladığında, biz yolumuzu değiştirmiş yürüyorduk. Annem, "Çocuklar anlamını da bilmeden papağan gibi tekrar ediyorlardı 'bunu', "dedi gene. "Soğuktan titrerken çocuklar içim acırdı."
Her şey bir kez daha saçma ve her şey bir kez daha şımarıkça. Annem ve teyzem, yaşadığımız kötü günlerin acısını, bayramla azaltmaya çalışıyordu. Çaresizlik... Ben azalmayacağını biliyordum.
Akşamın sonrasında, babam rahatsızlandı. Annem ve teyzem, babamı yakındaki bir kliniğe götürdü. Muhtemelen şeker yüzünden yaşadığı bir mide spazmı. Tanı henüz konulamadı; rahatlatıcı bir iğne ile eve yollandı. Ama babam rahatlamadı. Ben onlarla gitmedim, saçımı boyamıştı annem. Onlar klinikteyken saçımı yıkadım. Onlar klinikten döndüğünde ise babama masaj yaptım. Bir bebek gibi gaz çıkarsın diye bacaklarını havalandırıp indirdim... havalandırıp indirdim. Sıcak su torbası da koyduk. Bekliyoruz. Ben bira içiyorum. Çok içmedim; henüz ikincisindeyim ama üçüncüye niyetim var. Midem bulansın istiyorum. Bugün ruhum bulandı madem, midem de bulansın da fiziken hissedeyim "bulantıyı".
Bugün sekiz yaşında bir çocuk katledildi. Behzat.. Her şey devam etti, memleket de aile de devam etti kendi seyrine. Ben ve bensizlik.Annem, teyzem ve dedem. Ve Suzi. Ve babacığım.. Ve Behzat. Bulantı.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
