6 Aralık 2021 Pazartesi

Bir SES:)))

Hala buralara uğrayan varsa, burada tanıştığımız eski dostlarla ETKEN MEDYA'da (https://www.etkenmedya.com/) devam ediyoruz:)) Hikayemiz eski ama yazılar yeni....

11 Mayıs 2016 Çarşamba

Rüyamda aynen bu şekilde bloga yazıyordum. Bir yıl içinde yazmanın nimet olduğunu anladım. Nimetin anlamını çok deşmiyorum ama, istemediğim bir yanı mutlaka vardır anlamının aynen "anlamın"olduğu gibi .. Ama yazmayı özleyebildiğim için mutluyum. Özleyebilmek... Bunu başarmak.. İnsan olmak yeniden...

5 Mayıs 2015 Salı

Simit

Soluk soluğa yokuştan aşağı yürüdüm, fırını bulmak için. Fırın vardı bir yerde, öyle emindim ki.Yokuş aşağı yürürken soluk soluğa mı olur insan, öyleydim. Hem yürüyorsun hem de yokuş aşağı. Bazen insan böyle oluyor, ben sık oluyorum. Fırın varmış, evet. Buldum, ama poğaça satmayan bir fırınmış. Simitleri aldım, poğaçaların muadili olsun diye açmaları da. Poğaçaların muadili değildir diye düşünmüştüm ve öyle de oldu açmalar. Aslında, olmazdı tabii. Poğaça içe dönük, açma ise dışa dönük bir şeydir, dedim.Bunları şimdi düşünüyorum. Yokuşun bir de yukarıya çıkan halini yaşarsınız. İnerken dahi nefessiz kalıyorsanız... Diğerine bir "Off...". Tophane'den yukarı çıktım. Tanıdık gelen bir ahşap ev dışında hatırladığım, otoparkın birinin girişindeki iki adam. İki adamdılar. Başka detay yok, nefessizken.. Nefes sizken de diyeyim mi? Artık bunu diyen çok insan var, ben eksik kalayım. Konuşamıyor muyum yazamıyor muyum. Bir zamanlar bunu düşünmezdim. Başka şeyleri düşünürdüm. Şimdi düşünemiyorum.
Bir zamanlardan sonra, bir zamanlarda neler oluyordu, o yazılırdı. Her şey basitken, her şey çok basit dahi denmemeli. Basit olanın, çok olması da ne komikmiş. Arada-geçişlerde-yazmaya alıştığım şeymiş çoklu olanlar.
Metrobüste mi nerdeydi. Biri aslında yakından tanıdığı birini göstermek amacıyla, "Bak işte orda, kafasını uzattı şimdi," gibi bir şey demişti. "Kafa" ile tanımlaması bahsettiğini-muhtemelen uyku halinde olan bana- bam bam vurmuştu. Sonuçta hepimiz kafadan ibaretiz. İnsan dediklerimizle konuşurken o kafaya bakıyoruz genelde. Gözlerine gözlerine bakın, diye de ne çok yazı yazıldı. Niye? İnandırın. İnandırmak ve inandırıcı olmak. 
Poğaçanın muadili açma değil, demek ki. İlk söylenenden son söylenene böyle çıkılmaz ama çıktım. Her şeyi kurtaran ise simit. O hep bulunuyor, umut gibi.

20 Mart 2015 Cuma

Mutfakta oturuyorum. Televizyonda bir dizi var; onlar ağlarken ağlarım belki diyorum. Olmuyor. Benim dizlerimi döverek ağlamam lazım: Babam babam diye. Yaşadığım şeyi kalbimin çok kırılmış olduğundakine benzetiyorum. Benzetmelerle belki çözülürüm diyorum. Çözülmeden duracak, çok eminim. Herkes kendi gününe döndü ve herkesin kendi gününü yaşamasına izin veriyorum. Sabahları çok iyi uyanıyorum ama sonra hemen uyuyorum. Tüm gün uyuyorum, işimi yaparken -ki çok çok iyi yapıyorum ARTIK işimi- dışarıda binlerce kez yazılarımda adı geçen o köşede kahve içerken, çok çok güzel sohbet ederken hep uyuyorum. Çoğu zaman da aklıma gelmiyor babam. Öyle bir savunuyor ki beynim içimdekine karşı benliğimi. Biz ne ilkiz ne de son, diyor diyor diyor da diyor. Bu akşam kalbim ağrıyor. Elimle dokundum kalbimin üstüne ve elime geldi acım. Sonra kaydı gitti gene bir boşluğa. Çok acı ve çok yazık. Ne bana ne de bize bu acı ve bu yazık. Sana baba, sana ne acı oldu ne yazık. Kuşlarını beslemiyoruz artık. Maydanozlar ve yeşil soğanlar ne durumda biliyoruz ama bir şey de yapmıyoruz. Eve gelip soruyorum: Anne, babam geldi mi? Gelmedi değil mi gene? Annem: Gelmedi diyor, ağıt yakası geliyor ama o da yarım kalıyor. Kardeşim arıyor: Abla, babam geldi mi, gelmedi değil mi? Gelmedi, gelmiyor diyorum. Suzi ağlıyor, bana söz vermişti gitmeyecekti diye, bana en güzel O sarılıyordu çünkü kocamandı diye. Hiç gitmek istemedi her giden gibi. Ama gitti. Her gidene olduğu gibi oldu: Çok acı ve çok yazık.
Mutfakta oturuyorum yazları yalnız yaşarken yaptığım gibi. Oysa yazda değiliz. Babam olsaydı, çatıdaki odamda olurdum, rahat sigara içebilmek için. Şimdi çok rahat sigara içiyorum, mutfakta. Kaskatıyım.

14 Ağustos 2014 Perşembe

Dünya Ağrısı

Baş ağrısı desem, yok henüz gelmedi. Gelse de çok tanıdık, nasıl üstesinden geleceğimi biliyorum. İki kız çocuğuyla geçiriyorum son dört günü ve yarın beşinci gün olacak. Onlarda, onlar yaşındaki benin nasıl olduğunu hatırlamaya çalışıyorum. "Yok ben içimdeydim, çok içime kapanıktım," diyecekken, aslında yalnızkenki beni düşünerek bunu söylediğimi fark ediyorum. Ben de "iki kişiyken" böyleydim.Neşeli.
Kızlardan biri benim kızım. Bana içi benziyor, dışı benzemiyor. Neden bunu söyledim? İçimden çıkan varlığın ne kadar "benzer" bir varlık olduğunu merakla izliyorum.
Ve bunun dışında yaşananlar: Uyku, Ayfer Tunç- Dünya Ağrısı. Sabah dörtte uyudum okumaya devam ettiğim için. Ertesi gün- bitişe çok yakınken- yavaşladım. Mürşit'le Madenci'nin rakı sofrasında kalmak istedim. Ama Mürşit'le Madenci de bitişe yakın çoktan kalkmıştı o sofradan. Sofra dediysem, mezeli "keyif" sofrası akla gelmesin.Madenci'nin hep yarım bıraktığı kebab dışında bir şey yoktu sofrayla benim aklım arasında kalan alanda. Mürşit'le Madenci dağa çıktı. Soğuk...Sonra gene sıcak.. Değişen bir şey yok ama yüzleşmenin sıcağı bu. Dünya ağrısını çekenler bilir... dermişim:) Ben bilmem. Bir ağrı geldi gelecek ama "henüz gelmedi". Gelir gibi yapıyor. Yokluyor.
İki kız mutlu. Mutlu olabilecekleri zamanda mutlu olabildiklerine mutlu olmalıyım. Umutlu da. Sonrasında bir ağrı olması ihtimali var. İhtimallere "gönül koymalı".
Hafta başında yeniden Karadeniz'de olacağım. Herkes taş boyuyor. Seni bekliyoruz, dediler bana da. Sen iyi çizersin, dediler. Çizerim, ağrımazsa bir yerlerim.

21 Haziran 2014 Cumartesi

Saat 22.58. Gerçek olan tek şey.

22 Şubat 2014 Cumartesi

Gezi

Gezi, hep olmayı hayal ettiğimiz bizin, "olabileceğinin" umudunu verdi bize.Yaşama döndük dedik, uyumadık yaşamı yirmi dört saat yaşamayı belki de ilk kez istedik, uykunun cazibesine rağmen.Çok günler, çok aylar geçti, az zaman sonra bir yıl geçti de diyeceğiz. Guguk Kuşu'nu yaşamaya az mı kaldı? Yaşama,-kısa süreli ama içi çok dolu- mu döndük ki? Sevineceğimiz, içi çok doluydu sıfatı mı olacak tüm yaşananların? Sor sor sor. Ben sorayım, sen de sor. Ne güzeldi karnımdaki heyecan! Şimdi mirası nasıl paylaşacağımızı bilemiyoruz. Tecrübesizlik..Öldürülenleri miras edindik.

Heyecan: Sevinç, korku, kızgınlık, üzüntü, kıskançlık, sevgi vb. sebeplerle ortaya çıkan güçlü ve geçici duygu durumu: “Halk arasında da keder ve sevinç diye iki bariz heyecan olduğuna inanmıştı.” -P. Safa. 2. fel. Coşku:Halk heyecan içinde.

25 Ocak 2014 Cumartesi

Yeşil/Siyah Kadın

Biraz dağınığız bu akşam. Önce noktasızlıktan, sonra virgülsüzlükten ve hep önemsenmeyen noktalı virgülsüzlükten. Bu yazı böyle gider demek için çok erken. Bu akşam üstü metroda gördüğüm yeşili çok seven o kadını da "ben" sevdim. Boyutları küçük o kitabını elinde tutarak okumakta öyle ısrar etti ki, hayran olmamak olanaksızdı. Ben birkaç istasyon sonra inecek olduğumu bildiğimden sonrasında ne olacağını göremeyeceğimi de kabullenmiştim. Çok özel bir kadın mıydı ki? Şimdi yazısının yazıldığından habersiz ama bilse ama -bence- azalan mutluluklardan birini yaşardı.  Uyumlu giyinen kadınlara hayranlığım pek yoktur. Kendini çok önemseyen insanları kendime yakın hissedemediğimden bu. Kadın olmasından değil. Simsiyah saçı vardı, yemyeşil giyinmişti ama gözü rahatsız etmeyen bir tonu vardı giydiklerinin. Gözlerindeki far da yeşildi. Ben böyle giyinebilirdim dememi önleyecek tek detay montuydu. Beyaz üzerine yeşil desenli bir monttu. Desenlere inemedim. Yüzüne odaklandım kadının. Metroda ayakta durmakta zorlansa da kitap okuyan insanlara çok sık denk geliyorum. Ya da onlar benim "bakan" gözlerime. Ben metroya binerim ve gideceğim yere giderim. Elimde kitap olmamasının iki nedeni olabilir: Ya hep çok kısa mesafelidir yolculuğum ya da o kısa yolculuğa sığdıramam elimde olma ihtimali olan kitabımı. (1 senedir yalnızca 1 kitap okudum ama adını anımsamıyorum. Hayat uzun zamandır dondu sanıyorum ama aslında bahsettiğim zaman "1den" ibaret. Serviste ışıklar açık kalsın da okuyayım anlarından, ışıklar kapalı olsun da uyuyayım dediğim bir "1" bu. Kitap, müzik ve film. Bende yoklar onca o "1"dir.) Artık bu yazı böyle gider demek için erken değil. Tam zamanı. Tam zamanı olmasaydı, "yeşil kadın" da azalan mutluluklarını değil çoğalanları yaşıyor olurdu.  Siyah saçı vardı ve bahsetmediğim çok güzel siyah gözleri. Yeşille bir alıp veremediği vardıysa da ben tanık olmadım. Çok kısa gördüm. Yeşille siyahı açmaya çalışıyordu .. Hatası montundaydı. Hata? Neyin hatası acaba. Bakanın.. mı ki..

11 Aralık 2013 Çarşamba

İçime yazdığımı her yere yazmak istiyorum: "Babam, hoşgeldin. Evine hoş geldiğini bilse de, bunu duymayı sever diye, "beceriksizce" o komik süslerle süsledim kapıları. Bu akşam, "Babacım,senin hazırladığın kahvaltıları çok özledim," yazdım."

Umudumuzun çok olduğu zamanlar azdı. Heyecanım bundan. Evimize hoş geldin babacım.Umudumuz çok ama ben hala korkuyorum. Seni çok seviyorum.

29 Ekim 2013 Salı

Bulantı

Bugün sekiz yaşında bir çocuk öldü. Öldürüldü. Bizim semtteki konser devam etti. Ben odamda oturmaya devam ettim. Yarın işe dönüş günü ama bira açtım, içiyorum. Devam ediyorum. Annem ve teyzemle, dışarı çıktık. Teyzem yeni emekli oldu, Almanya'dan. Hasret kalmış memleketine, haziran sonrası, bir bayram nasıl geçer'e. Dışarı çıktık, tek tek geçtik arasından bölünmüşlüklerin. Bir yanda CHPliler... bir yanda MHPliler.. AKPliler yoktu ortada, malum bizim semtteydik. Teyzem, annem gibi emekli Cumhuriyet öğretmeni.. hayatı Almanya'da geçmiş olsa da.. Bayrak sevdalıları ikisi de. Bayrak "dağıtan" insanlardan, ellerine sığacak kadar bayrak aldılar... Ellerine sığmayanlar için de bana "Sen de alsana," dediler. Almadım ben. Annem, kafası çalışan kadındır: "Neden almıyorsun?" diye sordu. Üsteledi: "Soruyorum ama al diye değil, sadece bilmek istiyorum nedenini." "Elimde bayrak olsun istemiyorum,"dedim. Teyzem, torunlarını işaret ederek vurgu yaptı: "Ben de onlar için alıyorum, çok hoşlarına gidiyor." 
Fener alayı denen şeyden kurmuşlar, MHPliler. Yolu kapamışlar. Orada durduk. Bir dakika saygı duruşu. Durduk; yol kapanmıştı. İstiklal Marşı ve andımız.. Teyzem-gülümseyerek-okudu marşı. Hasret kaldığı bir şeyi yapıyordu. Andımız başladığında, biz yolumuzu değiştirmiş yürüyorduk. Annem, "Çocuklar anlamını da bilmeden papağan gibi tekrar ediyorlardı 'bunu', "dedi gene. "Soğuktan titrerken çocuklar içim acırdı."
Her şey bir kez daha saçma ve her şey bir kez daha şımarıkça. Annem ve teyzem, yaşadığımız kötü günlerin acısını, bayramla azaltmaya çalışıyordu. Çaresizlik... Ben azalmayacağını biliyordum.
Akşamın sonrasında, babam rahatsızlandı. Annem ve teyzem, babamı yakındaki bir kliniğe götürdü. Muhtemelen şeker yüzünden yaşadığı bir mide spazmı. Tanı henüz konulamadı; rahatlatıcı bir iğne ile eve yollandı. Ama babam rahatlamadı. Ben onlarla gitmedim, saçımı boyamıştı annem. Onlar klinikteyken saçımı yıkadım. Onlar klinikten döndüğünde ise babama masaj yaptım. Bir bebek gibi gaz çıkarsın diye bacaklarını havalandırıp indirdim... havalandırıp indirdim. Sıcak su torbası da koyduk. Bekliyoruz. Ben bira içiyorum. Çok içmedim; henüz ikincisindeyim ama üçüncüye niyetim var. Midem bulansın istiyorum. Bugün ruhum bulandı madem, midem de bulansın da fiziken hissedeyim "bulantıyı". 

Bugün sekiz yaşında bir çocuk katledildi. Behzat.. Her şey devam etti, memleket de aile de devam etti kendi seyrine. Ben ve bensizlik.Annem, teyzem ve dedem. Ve Suzi. Ve babacığım.. Ve Behzat. Bulantı.

13 Temmuz 2013 Cumartesi

BİZİM ÇOCUKLAR..


Ölmekte olan insanın teni ılık oluyor. Dokununca içinde "can" var diyorsun, sevinir gibi oluyorsun. Ama sıcak değil.. düşüncesi o anlarda gel-git şeklinde dolanıyor nereden hissediyorsan kendini kendin gibi. Ölümün soğuk olduğu ise çok doğru. Avunduğunuz o ılıklıktan, soğuğa vurduğunda sevdiğiniz insanın teni, yaşam "gerçekten de" duruyor ama siz bunu o an anlamıyorsunuz. Bencil desem değil ama ona benzer bir "rahatlama" ile siz-bu kez- bedeninizi bırakıyorsunuz mateme. Ama o an, bunun matem olduğunu da anlamıyorsunuz. Ölüm, anlaşılamıyor. Uzun zaman geçiyor, anlıyor gibi oluyorsunuz ama anlamamazlıktan gelmek diye bir şey de var ya hani ona sığınıyorsunuz. Sevdiğiniz gitmiş, kendi isteğiyle değil, örneğin... Örnek de kurtarmıyor. Örnek olası onca insan varsa da olmuyor, kurtarmıyor. 
Anne ya da baba, oğullarının baş ucunda oğullarının elini tutup, "Diren.." diye dua etmiştir belki.. etmemiştir belki.. Gücü yoktur duaya.. inancı yoktur duaya. Dua, dünyevi değildir, ölüm öyledir.. midir? Etmiştir.. belki de. Gene de, her neyse de kurtarmamıştır.
O ılık ten, ölüm ve soğuğun, yaşam ve sıcağın arasında kalış. Ben en çok buna ağladım. İçinde hala "can" olanlar, neden .... Onlarca gün "direndi  de".. böyle oldu diye. Anında öleydiler ya canlarına kastedenlerin isteği şekilde. Ama ölmeye de "direndiler" besbelli.
Annelerin, babaların, kardeşlerin, dostların, tanışların.. İçinde bu ılık ılık ılık ılık akan acının tüm sahiplerinin düşüncesi bu olsun. Günlerce, "ayca" acı çekmediler de "direndiler" diyelim. Biri bilincinin peşinde biri kalbinin.. deli ve kanlıca.. Sıcacık.. Ilık.. soğuk (!) .. hayır, değil. Sıcacık. Kay-kayının üstünde biri, " Havadayım şahitlerim var.." diyor ya hani, işte öyle. Ali gibi. 
"Sanki birilerinin içindeki tüm vicdan tek bir anda çekilmiş.. başka birilerinin içine "fazlasıyla" enjekte edilmiş gibi.. Kalp tutuşmuş bu sebepten.. cayır..
cayır.."
Ali, Medeni, Mehmet, Abdullah ve Ethem.
Sonra bir de Mustafa, karşı yakadan hani. Can..
Ve başka çocuklar başka yataklarda.. sırayı bozsunlar diye umut ettiklerimiz.


* Bildiğim  kadarıyla Oğuz Demir çizmiş.. Ağacı ve düşen yapraklarını..



19 Mayıs 2013 Pazar

Çünkü "sözsüz" kaldım. Hissetmiyorum. Yazmaya ihanet edecekmişim gibi geliyor, yazarsam.

22 Nisan 2013 Pazartesi

Bomonti

Bir yere uğradık, sonra en son bir aradayken, en son mutlu olduğumuz yere doğru yürümeye başladık. "Bizden başka kimse sevmiyor orayı," dedi. "Benim arkadaşlarımın hepsi seviyor ama, "dedim. Benim arkadaşlarım.. Biri de O'ydu. O'nun arkadaşlarından biri de bendim. Dost ve arkadaş ayrımı yapardık eskiden. Şimdi hiç gerek yok. Arkadaş kelimesi yeterince karşılığını veriyor aramızdakinin. Azaldıkça insanlar, farklı nedenlerle-azalttık ya da kendileri azaldılar gittikleri için- karşı karşıya çarpışması gereken yakınlığı anlatan iki farklı tanım da kalmadı. Ya da uzaklığı demeliyim. Her yakınlık, uzaklığı, her uzaklık da yakınlığı tanımlar..
Üç kişi olduğumuz zamanı konuştuk. Belki şimdi olduğundan daha çok sorunumuz vardı ama neşeliydik.. dedik. "Mutluyum ama neşem kalmadı," dedim ben. İnsan mutluyum diyorsa, neşeli de olmalıdır sanki.. ama yok olamayabilir. Her zaman da değil bunun yoksunluğu.. bazen an an neşe geliyor.. ve gidiyor. Üzerine söz söyletmiyor bu an an.. an an.. an an.. gelişler. Şikayet etmeye olanak tanımıyor beklenmedik anlarda gelen neşe kırıntıları.
ORAYA gittik. Çatıların üstündeydik gene. Pazara özgün  sakin kalabalığın tadını çıkarabilirdik; arada kendimize kendimizi unutturabilirdik ama olamadı. Kanatlarımız olsa bu akşam gene uçamazdık. Birimizin canı fena halde çekilmişti içinden. Bir gün öncesinde, geçmişini kaybetmişti. Geçmişi, bir başkasının geleceği olmaya karar vermişti. Düğün dernek kurup basıp gitmişti.  İnsan, geçmişini kaybedince canı içinden çekilir. 

13 Nisan 2013 Cumartesi

Kendimce..

Bir şeyler yazmam gerek bugün ki her yaşadığım gibi "içime" yazılmasın bugünün ağırlığı. Bugün anılarımızın temelini atan bir insan uğurlandı. Bana, dostlarımla yaşadığım en "genç" anıların mekanını sağlayan insan uğurlandı. Ah keşke daha güzel anlatabilsem.. daha özel şeyler söyleyebilsem. Olmuyor olmasına ama iyi ki Köprüaltı Çocukları olmuşuz biz bir zamanlar. 15 Mayıs 1992 gibi bir tarihi, hiçbir şeyi aklında tutamayan ben, hatırlıyorum hala. Köprümüz yanmıştı; mekanımız kül olmuştu.Bundan sonra, neler olmuştu'yu anlatmayacağım. Bizi biz yapanlar.. orda başladı.. Taksim'de devam etti. Dahası var mı yok. Hayatımdaki Bisikletli Çocuk'a orada rastladım ben. S.'yi orada tanıdım; B.'yi orada tanıdım. Sürtslerle her ilki yaşadım. İlk biramı orada içtim. İkinci birayı orada içtim. Daha fazla birayı da orada içtim. Daha dahasına izin vermemeyi de orada öğrendim. Çok güzel müzikler dinledim. Ve hala onları dinleyebiliyorum yalnızca:) Yaşamı başka türlü ama değerini vererek yaşamayı da orada öğrendim. Bisikletli Çocuk'u unutmamayı da orada öğrendim. Bisikletli Çocuk'la ıssız bir Beşiktaş sabahında karşılaşıp, O'na "Merhaba", dememeyi de orada öğrendim. Ben biliyordum, daha başka zamanlarda "yeniden" birbirimizle karşılaşacağımızı, bunu bilmeyi de orada öğrendim, evet. Karşılaşıp, "Merhaba"nın ötesine geçeceğimizi, sarılıp kalplerimize, hayatımızın kalan kısmını birlikte geçireceğimizi... de öğrendim. İyi öğrenmişim, iyi şeyler öğrenmişim, bugün uğurlanan o insanın mekanında.Başka başka güzel sözler vardır söyleyebileceğim ama benden bu kadar. Olduğum gibi olduğumca yazabildim. Nurlar yağsın üzerine. Zizania'nın dediği gibi "geçmişten geçemedim" ben de bugün. Kendimce geçtim, belki de.. kendimce. Bisikletli Çocuk'la beni yan yana gördüğünde gene.. birkaç yıl önce...  şaşırmıştın aslında, değil mi? Ama onca insanın anısını taşıdın sen, çok da şaşırmış olamazsın, değil mi Abi... Kendimce veda ettim sana.. denedim Zeki Abi.. 

"Senin o çocukla ne işin var?"diye kulağımı çekmiştin bir akşam.. Ben, O Bisikletli Çocuk'u hala seviyorum, Abi:):) 

3 Mart 2013 Pazar

Momo

İstesem gözlerim uykuya kapanıverir şimdi. Çok yorgun bir beyne karşı, gencecik bir kalp bedenimde güm güm atıyor- kapışıyor beyinle. Kalbim, geceyi yaşamak istiyor. Beden her ikisine de sahip olmanın rahatlığıyla, tarafsız kalıyor. Beyin yorgun; kalakalmış, meydanı kalbe bırakıyor belli ki. Kalp, zaferini nasıl kutlayacak bu gece peki? Bence, kendi gümbürtüsünden o da yorgun düşecek-ki kapışmanın keyfini de yitirecek az zaman sonra. Kalbe ödül olarak, onu müzikle şenlendireyim dedim ama bu saatte hüzünlü şarkılar hakim radyolara. Benim işime geldi; kalp yatışsın istiyordum malum. Yatıştı yatışacak ve sonra gözlerim uykuya kapanacak. Uzun saatler ve günler boyunca uykuda olacağım. Makine kapanacak. Hangi sesiyle doğanın? Çat desem, çıt desem, pat desem? Hangisi? Ben bilmeyeceğim. Doğanın sesi nasıldır? Çat? Çıt? Pat? Değildir hiçbiri, değil!.
Bir yerinde kopacak bedenim zamandan. Zaman uykudayken durmaz durmasına ama ben durur sanırım. Alarmı çalana dek telefonumun, zaman durur.
Tatil oldu çocuklara; memleketlerine gittiler. Zaman dondu kaldı şimdi. Bir hafta sonra yeniden başlayacak. Gözlerimi açacağım. Kendi yaşamımdan, onların yaşamına, ya da kendi zamanımdan onların zamanına mı?
Momo'yu okuyorum ben. Son zamanlarda, Suzi'nin kütüphanesine dadandım. Zamanı düşünmem bundan mı yoksa zamanla sorunlu olmamdan mı bilmiyorum ama sevdim Momo'yu. Her sevilen kitapta yaşanan, yaşanıyor şimdi içimde.. Bitmesin. Bitince unutuyorum ben. Tersi olsun isterdim ama olmuyor. Hafızam, zamandan güçsüz. Herkesinki gibi hafızam.

Momo.. adı kalır ama sanırım. Bir de benzerliği Zizania'ya.


22 Şubat 2013 Cuma

Mehtap

Telefonum çalınca açtım. Ben uzaklardan arıyorum demese de diğer uçtaki kişi, uzak sesini alıyordum. Adı Mehtap'mış ve canı sıkılmış, gelişi güzel bir numara çevirmiş ve ben çıkmışım. "Siz neredensiniiiiiiizzzz..." diyordu ki, ben "Sesiniz gelmiyoorrrrr," dedim. Kapattım; bitirdim konuşmayı.Eski ben bunu yapmazdı. Eski ben gene bunu yazardı ama daha çok yazardı çünkü "dahası"nı oldururdu-olmayacaksa da. Sesi çok az geliyordu ve ben de çabalamadım. Çabalamak lazım da değildi ki aramadı yeniden Mehtap:)
Bu akşam Suriye'li çok eski bir dostumla konuştum.
Acı ordaydı. Bu bilineni.. aramızda geçenin.
Konuşma, sonlandı ama bu kez karşılıklı sonuna gelindi ve bitirildi. ."Mutlu olmayı öğrendik. Ama eskiden mutlu olduğumuzu 'yalnızca' hissediyorduk," dedim. Öğrenilmiş mutluluklar.. Risksiz ve garantili olanlar. Hissettiklerimizde acı "ihtimal' dahilindeydi ama ve o yüzden başkaydı o mutlu anlar. Ben gene de öğrendiğime meylediyorum. Ne acı. Mehtap.. Ne acı, değil mi Mehtap.... Acı macı değil, biliyorum Mehtap. Gelişi güzeldi araman, Mehtap.Sen aradın, ben kapadım. Sen yeniden aramadın ve ben de şaşırmadım.
Sağ ayağım fena ağrıyor. Beden öne geçiyor: Beden: Sonsuz;Ruh: 0:)
Mehtap: Merhaba.. Benim canım çok sıkıldı. Sizi aradım. Ben, Mehtap.

3 Şubat 2013 Pazar

26 Ocak 2013 Cumartesi

Müdahale

Müdahale etmediğimde nasıl bir yaşam sürüyorum? Bensizken, benim hayatım nereye nasıl akıyor? İzlenimci, gözlemciyken ben, ne oluyor ve ne olmuyor? Bu soruların yanıtları bazen şaşırtıcı/ hoşa giden, bazen de kırıcı. Komşu evleri gözetleyen biri gibiyim kendi yaşamımda. Küçükçekmece-Sirkeci hattında gidip geldiğim tren yolculuklarında, en çok hoşlandığım, raylar boyunca uzanan ev-içleri idi. Ev-içleri boyunca uzanan yaşamlar; insanlı-insansız yaşamlar. Gözüme takılan duvarda asılı bir resim ya da saat.. Biri uzun zamandır sabit, diğeri tik-tak. Benim elimde ya da ağzımda gevrek gevrek simit. Kim kimdir ve ne zamandır o evdedir? Gördüğüm bu mutsuz suratlı kadın belki çok mutludur. Ya da çok değil ama mutlu. Şu gülen adam ise mutsuzdur ya da  çok mutsuz. Ve bir çocuk, iki çocuk, sayısız çocuk.. Oyun oynadıkları sürece bu soruların içinde yer almayacaklar.. Almasınlar. Göründükleri gibiler, densin onlar için. Müdahale edilmesin. Şaşırtıcı/hoşa giden. "Bazen kırıcı," olmasın. Yokuş olsun bir tane, ondan aşağı yuvarlasınlar bir topu. Top... top.. top..topi top:) Sabit olmasın; hep tik tak. Tik tak tik tak. Ve düzen kendi içinde -en azından- bozulsun: Tak-tik.. Tak ve tik. Düzen her şekilde bozulsun: Ne tak ne tik. Ne tik ne tak.Tak-tik'liksizlik.

19 Ocak 2013 Cumartesi

17 Ocak 2013 Perşembe