Demir parmaklıklı kapıya geldik. Kar tipiye dönmüştü ama biz mutluyduk. Annem, ben ve Suzi. Ya da şöyle: Bir anne, bir anne daha/ bir yavru ve bir yavru daha. Yavru kedi. Kapıdaydık. Randevuya henüz yarım saat vardı. Ama biz erkenciydik. Suzi'ye babasıyla olan aşkımızı anlatmadım ama yalnızca mekan aynı mekan olduğu için, parmağımla işaret ettim: İşte arada görünen şu binada yaşıyordu baban, dedim. O sırada miyav miyav çıkageldi kedi. Miyavladı miyavladı. Demir parmaklıklı kapıya sürtündü. Suzi'ye: "Bak kan çekiyor. Hemcinsini tanıdı. Sen varsın diye geldi. Kedisin diyorum sana. Ben bir kedi doğurdum evet!"
Suzi çok güldü. Ama hiçbirimiz... ne anne 1, ne anne 2 ne de yavru 1 ya da 2.. böyle bir şey yaşayacağımızı tahmin etmiştik.
"Beni, burada mı ...?" diye özetlediği bir soru sordu yavru kedim. "Hayır,"dedim. "Ama ilk burada başlamıştı aşkımız." Aşkımız demem, Suzi'yi mutlu ediyor. Öyle dedim. Öyleydi de zaten. Her çocuk, aşk çocuğu olduğunu bilmek ister. Keşke her dünyaya gelen çocuk.... aşkla doğsa.
Zaman gerçekten çok tuhaf bir şey. Ölmediğiniz sürece ve "ölmediğiniz süreye" denk gelen ölenlerinizin olduğu sürece zaman çok tuhaf. Zaman ve mekan arasında bir bağ var. O bağ ancak öldüğünüzde "tuhaf" niteliğinden arınıyor. Bir zamanlar bu yazıdaki mekanda ben vardım ve Suzi'nin babası ve benim sevdiğim adam.. Ama zaman geçmişti.. o mekana yeniden gittiğimizde, ne ben vardım ne Suzi'nin babası ne de benim sevdiğim adam. Ölmüştü çünkü. Ama o pencere vardı gene. Odasının penceresi. Bakmadım bu kez. Zaten kafamı kaldırıp bakmam yetmiyordu. Biraz yürümem lazımdı. Yürümedim. Zaman geçmişti çünkü bu kez geçmesine izin vermiştim. Mekan kalmıştı. Yalnızca mekan.
Demir parmaklı kapıda biz vardık ve o kedi. Sürtünüyordu. Miyavlıyordu. Sanki o yıllarda da öyle bir kedi vardı konsolosluğun bahçesinde. Bilmiyorum. Hatırlamıyorum.
Girdik ve çıktık.
Miyavlamadı kedi biz çıkarken. Çıktık... "Tuhaf" dediğim aslında acı sanırım.
Acının yerine "direnç" koyunca yaşanabiliyor.
"Beni, burada mı ...?" diye özetlediği bir soru sordu yavru kedim. "Hayır,"dedim. "Ama ilk burada başlamıştı aşkımız." Aşkımız demem, Suzi'yi mutlu ediyor. Öyle dedim. Öyleydi de zaten. Her çocuk, aşk çocuğu olduğunu bilmek ister. Keşke her dünyaya gelen çocuk.... aşkla doğsa.
Zaman gerçekten çok tuhaf bir şey. Ölmediğiniz sürece ve "ölmediğiniz süreye" denk gelen ölenlerinizin olduğu sürece zaman çok tuhaf. Zaman ve mekan arasında bir bağ var. O bağ ancak öldüğünüzde "tuhaf" niteliğinden arınıyor. Bir zamanlar bu yazıdaki mekanda ben vardım ve Suzi'nin babası ve benim sevdiğim adam.. Ama zaman geçmişti.. o mekana yeniden gittiğimizde, ne ben vardım ne Suzi'nin babası ne de benim sevdiğim adam. Ölmüştü çünkü. Ama o pencere vardı gene. Odasının penceresi. Bakmadım bu kez. Zaten kafamı kaldırıp bakmam yetmiyordu. Biraz yürümem lazımdı. Yürümedim. Zaman geçmişti çünkü bu kez geçmesine izin vermiştim. Mekan kalmıştı. Yalnızca mekan.
Demir parmaklı kapıda biz vardık ve o kedi. Sürtünüyordu. Miyavlıyordu. Sanki o yıllarda da öyle bir kedi vardı konsolosluğun bahçesinde. Bilmiyorum. Hatırlamıyorum.
Girdik ve çıktık.
Miyavlamadı kedi biz çıkarken. Çıktık... "Tuhaf" dediğim aslında acı sanırım.
Acının yerine "direnç" koyunca yaşanabiliyor.

