26 Ocak 2013 Cumartesi

Müdahale

Müdahale etmediğimde nasıl bir yaşam sürüyorum? Bensizken, benim hayatım nereye nasıl akıyor? İzlenimci, gözlemciyken ben, ne oluyor ve ne olmuyor? Bu soruların yanıtları bazen şaşırtıcı/ hoşa giden, bazen de kırıcı. Komşu evleri gözetleyen biri gibiyim kendi yaşamımda. Küçükçekmece-Sirkeci hattında gidip geldiğim tren yolculuklarında, en çok hoşlandığım, raylar boyunca uzanan ev-içleri idi. Ev-içleri boyunca uzanan yaşamlar; insanlı-insansız yaşamlar. Gözüme takılan duvarda asılı bir resim ya da saat.. Biri uzun zamandır sabit, diğeri tik-tak. Benim elimde ya da ağzımda gevrek gevrek simit. Kim kimdir ve ne zamandır o evdedir? Gördüğüm bu mutsuz suratlı kadın belki çok mutludur. Ya da çok değil ama mutlu. Şu gülen adam ise mutsuzdur ya da  çok mutsuz. Ve bir çocuk, iki çocuk, sayısız çocuk.. Oyun oynadıkları sürece bu soruların içinde yer almayacaklar.. Almasınlar. Göründükleri gibiler, densin onlar için. Müdahale edilmesin. Şaşırtıcı/hoşa giden. "Bazen kırıcı," olmasın. Yokuş olsun bir tane, ondan aşağı yuvarlasınlar bir topu. Top... top.. top..topi top:) Sabit olmasın; hep tik tak. Tik tak tik tak. Ve düzen kendi içinde -en azından- bozulsun: Tak-tik.. Tak ve tik. Düzen her şekilde bozulsun: Ne tak ne tik. Ne tik ne tak.Tak-tik'liksizlik.

12 Ocak 2013 Cumartesi

Çıktık.

Demir parmaklıklı kapıya geldik. Kar tipiye dönmüştü ama biz mutluyduk. Annem, ben ve Suzi. Ya da şöyle: Bir anne, bir anne daha/ bir yavru ve bir yavru daha. Yavru kedi. Kapıdaydık. Randevuya henüz yarım saat vardı. Ama biz erkenciydik. Suzi'ye babasıyla olan aşkımızı anlatmadım ama yalnızca mekan aynı mekan olduğu için, parmağımla işaret ettim: İşte arada görünen şu binada yaşıyordu baban, dedim. O sırada miyav miyav çıkageldi kedi. Miyavladı miyavladı. Demir parmaklıklı kapıya sürtündü. Suzi'ye: "Bak kan çekiyor. Hemcinsini tanıdı. Sen varsın diye geldi. Kedisin diyorum sana. Ben bir kedi doğurdum evet!" 
Suzi çok güldü. Ama hiçbirimiz... ne anne 1, ne anne 2 ne de yavru 1 ya da 2.. böyle bir şey yaşayacağımızı  tahmin etmiştik.
"Beni, burada mı ...?" diye özetlediği bir soru sordu yavru kedim. "Hayır,"dedim. "Ama ilk burada başlamıştı aşkımız." Aşkımız demem, Suzi'yi mutlu ediyor. Öyle dedim. Öyleydi de zaten. Her çocuk, aşk çocuğu olduğunu bilmek ister. Keşke her dünyaya gelen çocuk.... aşkla doğsa.
Zaman gerçekten çok tuhaf bir şey. Ölmediğiniz sürece ve "ölmediğiniz süreye" denk gelen ölenlerinizin olduğu sürece zaman çok tuhaf. Zaman ve mekan arasında bir bağ var. O bağ ancak öldüğünüzde "tuhaf" niteliğinden arınıyor. Bir zamanlar bu yazıdaki mekanda ben vardım ve Suzi'nin babası ve benim sevdiğim adam.. Ama zaman geçmişti.. o mekana yeniden gittiğimizde, ne ben vardım ne Suzi'nin babası ne de benim sevdiğim adam. Ölmüştü çünkü. Ama o pencere vardı gene. Odasının penceresi. Bakmadım bu kez. Zaten kafamı kaldırıp bakmam yetmiyordu. Biraz yürümem lazımdı. Yürümedim. Zaman geçmişti çünkü bu kez geçmesine izin vermiştim. Mekan kalmıştı. Yalnızca mekan.
Demir parmaklı kapıda biz vardık ve o kedi. Sürtünüyordu. Miyavlıyordu. Sanki o yıllarda da öyle bir kedi vardı konsolosluğun bahçesinde. Bilmiyorum. Hatırlamıyorum.
Girdik ve çıktık.
Miyavlamadı kedi biz çıkarken. Çıktık... "Tuhaf" dediğim aslında acı sanırım.
Acının yerine "direnç" koyunca yaşanabiliyor.

8 Ocak 2013 Salı

Harman

Balkon kapısı ağır ağır açıldı. Elinde plastik bir kap vardı. Balkonun hemen altında uzanan alt katın çatısına doğru yürüdü. Boyu ne kadar yetiyorsa uzanmaya, o kadar uzandı. Kabı, karla doldurdu ve yeniden sıcak olduğunu tahmin ettiğim odaya geri döndü. Pencerenin perdesi çekildi ve ben o odanın dışında kaldım.Biraz sonra balkon kapısı bir kez daha açıldı. Bu kez iki plastik kapla çıkageldi. İlk gelişinden farklı bir geliş olduğunu söyleyen boynundaki atkıydı. "Boynu üşümüş küçük insan, soğuğa rağmen çocuk olmak, çocuk kalmak inadındaydı. "
Kardeşi ya yoktu ya da henüz çok küçüktü. Belki de çok büyüktü de evde olmak yerine arkadaşlarıyla bir kafede oturuyordu o an. Yalnız başına çocuk olması lazımdı bugün boynu üşümüş küçük insanın. 
İki kabı aynı çatının üstünde karın içine içine sürdü. İzliyordum. Ne kadar kaldıysa hayata dair ilgim, o denli bir merakla... ki dikkatimi dağıtacak bir ses geldi arkamdan. Gereksiz bir ses. Savuşturdum sesin kaynağını ve yeniden döndüm baktığım yöne.İşlem tamamlanmıştı belli ki, balkon boşalmıştı. Yalnızca kapların izleri kalmıştı çatıda.. ve birazdan minik kar tümseklerine derinlemesine açılan o izler, yeni düşen taneciklerle dolacaklar ve silineceklerdi.
Karşı balkonun penceresi.. 
Bir iki dakika sonra yeniden hareketlendi. Boynundan başka yerleri de üşümüştü küçük insanın. Dışarı çıkmadı. Başını dayadı pencereye, izlemeye koyuldu benim gibi karşı binayı. Ve karşılaştı iki izleyen. 
El sallıyordu.
El sallandı ama dil de çıkarılacaktı; nanik de yapılacaktı. Bunlar da yapıldı karşılıklı.O yaptı, ben yaptım. O yaptı, ben yaptım.
Yorulmadı ama bizim "çocuk". Balkona çıktı. Kar toplarını hazırladı. Asla ulaşamayacakları noktaya bir bir fırlattı: Karşı binanın üçüncü katına; bana. Pes etmedi. Yeniden.. yeniden fırlattı. 
"Çocuk", pes etmez, hayal kurmaya devam eder. Hayal kurmanın anlık keyfi, hedefi tutturmaktan değerlidir.
Hedefi tutturmak derdinde olmayınca, çocuk kalma inadında mı oluyoruz ki biz? Soru ile biten yazıları sevmiyorum.El sallayarak, dil çıkarak ve nanik yaparak bitsin. 
Çocuk kalmaya inat ettiğimin inancı değilse de hayali dolsun kar kokan geceme. Çocukluk kokusuyla harmanlansın kar kokusu. 

5 Ocak 2013 Cumartesi

Kocaman bir gemiye aşık bir kayık...

"Koca okyanusta bir kayık gibiydim! Kocaman bir gemiye aşık bir kayık!" *
Dün akşam kalabalıktan kaçıp kalabalığa sığındık. Midyeleri yerken, "Haydi durmayın siz de yiyin," deyişin ne güzeldi. Ben olsam ben de aşık olurdum sana; heyecanlı küçük bir serçesin sen. Heyecanın sana can katsın serçecik.Kalbin daima başka başka ritmlerle atsın da sıkılmayasın. Dün akşamın ertesinde, pencerem gene açık. Kar gelecek dediler, henüz gelmedi. Işıkları yanıyor hala evlerin; birkaç saate tek tek sönecekler. Dün gece yürürken bildiğimiz o caddede, kanımız yanıyordu, yaşıyorduk besbelli; damarlarımızda minik minik ateş topları bizi bize haykırıyordu ama tatlı-sertti sesi. Bu sabah uyandığımda, aklımda sen vardın. Endişeden uzak bir iyi dilek mırıldandı dudaklarım. Başımda hafif bir ağrı bırakmıştı akşamdan sabaha uzanan saatler. Günüm güzel geçti. Yorgundum ama dünün iziydi yorgunluk. İzler silinip gidecek diye diye başımı bir kez daha yastığıma koydum... salonda.
En son ne zaman aşık bir insan gördüm? Hatıramda en çok yer eden, ablamdı sanırım. Aynanın karşısında-örülmüş saçıyla- kendine gülümsüyordu. Benim evimdeydik ve ablamın dünya umrunda değildi. Kızarak ama gene de severek bakmıştım ablama.
Bugün buna benzer bir duyguyu ben yaşadım. Ablamınkinden farkı, aşkı yaşayan ben değildim.Heyecanlı küçük bir serçenin neşeli kanat çırpışı.. uyuttu.. uyandırdı.. uyuttu.. uyandırdı beni. Yüzüme kondurulan sıcacık bir öpücük... öpüş gibi kondu "içime" serçenin neşesi. Öpsün dedim, bıraktım kendimi.. Öpsün..

*Suzan İda'nın yazdığı bir oyundan alıntı. Suzan İda... benim kedim.. O kediyi ben doğurdum. Ben yalnızca kedi doğurabiliyorum... sen bir kedisin Suzi:) diyorum uyumadan hemen önce. Sarılıyoruz. Yumak yumak.

Yaşayanı ben değildim bu aşkın ama öresim geldi -gene de- epey uzamış saçımı.

Öyleyse bir kez daha: Koca okyanusta bir kayık gibiydim!
                                 Kocaman bir gemiye aşık bir kayık!